17 Ekim 2019 Perşembe
GAÜN’de 15 Temmuz

GAÜN’de 15 Temmuz

Milli Mücadele (Kuva-yi Milliye) ve 15 Temmuz Ruhunu Çanakkale Ruhu gibi canlı tutarak 15 Temmuz'un önemini vurgulamak amacıyla düzenlenen “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Anma Programı” Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) Meydanı’nda gerçekleşti. Etkinlikte Konuşan GAÜN Rektörü Prof. Dr. Ali Gür, “Tarih, 15 Temmuz gibi bir ihaneti görmedi” dedi. 

GAÜN Meydanı’ndaki konuşmasına, tarihin her döneminde ihanetlerin yaşandığına dikkat çekerek başlayan Rektör Prof. Dr. Ali Gür, 15 Temmuz hain darbe girişimine gönderme yaparak, “Biz bu ihaneti bugün yaşamıyoruz. 72 milleti barındıran, mazlum ve mağdurlarla birlikte geleceği inşa eden bir yapımız, din, dil, ırk ayrımı yapmadan herkesle kucaklaşan ve vatanına sahip çıkan herkesle bir arada olan bir kucaklayıcı bir millet olmamıza rağmen, hep ihanete, saldırılara uğradık” dedi. Anadolu medeniyetini yok etmek isteyen güçlerin Haçlı Seferleri ile ilk kez başlatıldığını anlatan Rektör Gür, konuşmasını şöyle sürdürdü:

TİYATRO DEĞİL, İŞGAL GİRİŞİMİ

“Arkasından Moğol istilaları ve arkasından Çanakkale’ye geliyoruz ve Birinci Dünya Savaşı. Sonunda tarih boyunca yapamadıklarını içimizden hainler üreterek yine denediler ve 15 Temmuz gecesi bu milletin kendi uçaklarını, tanklarını ve kendi imkanlarını alarak bu millete ihanet edenler başka yere hizmet edip şuurlarını ve akıllarını bir yerlere teslim edenler bu milletin evlatlarına silahlarını çevirdiler. Tarih böyle bir ihaneti görmemişti. Düşman bizi çok işgal etmek istedi. Ama, içimizdeki hainler tarafından bu milletin iradesi olan meclis F-16’lar ile bombalandı. Hani birileri tarih bu şekilde intikal ederken ‘Tiyatro’ diyor ya. 251 şehidimizi, 2 bin 500 e yakın gazimi nereye koyacaksınız? Tarih boyunca hangi meclis bombalanmıştır? Hiçbir düşman devlet başka bir düşman devletine bu şekilde zulmü reva görmemiştir. Meclisini bombalamamıştır. Çünkü düşman işgalinde dâhil olmak üzere bir kural vardır. Asla meclislere, hastanelere, eğitim alanlarına, sivil mekânlara dokunulmaz ama bütün bunların hepsini yerle bir ettiler. Dolayısıyla bu bir darbe girişimi değildi, bu bir işgal girişimiydi.”

HAİNLER ELELE, KOLKOLA OLDULAR

Konuşmasının devamında, hain darbe girişiminin DAEŞ, PKK, Alevi-Sünni çatışmasıyla büyük bir katliam yapıp, Boğaz Köprüsü’nü tutarak Anadolu coğrafyasında güvenliğin olmadığı mesajını verme hedefi güttüğünü de kaydeden Prof. Dr. Gür, “NATO kararı gereği Birleşmiş Milletler Anadolu’ya Türkiye’ye müdahale etmemiz gerekir diyerek tamamen boğazları Montrö Anlaşması gereği kendilerine alıp Anadolu’yu tamamen kan seline çevireceklerdi. Ama bu millet çoluğuyla çocuğuyla, yediden yetmişe, kadınıyla, erkeğiyle, Alevi’si ile Sünni’si ile ulusalcısıyla, milliyetçisiyle, dindarıyla partiler üstü dinler üstü mezhepler üstü meşrepler üstü her şeyden önemlisi İstikbal ve ikbali için vatan müdafaası için sokağa döküldüler ve o gece planlanan her şey boşa çıktı. Gecenin tan yeri karanlığında yepyeni bir aydınlık doğdu. İşte o aydınlık doğarken gecede yıldızlar gibi parlayan o şehitlerimiz için biz bugün bu anıtı yaptık. Bizden sonra gelecek olan neslimiz, çocuklarımız hatırlasınlar. Çünkü, onlar yıldız gibiydiler. O kapkaranlık gecede milletin ufkunu aydınlatmak için onların ruhuna serinlik vermek için ve mücadele azimlerini kırbaçlamak için onlar kendi canlarından vazgeçtiler, biz malımızdan mı vazgeçmeyeceğiz.”

TÜRKİYE ŞER GÜÇLER İÇİN EN ÖNEMLİ ENGEL

Konuşmasının son bölümünde Anadolu coğrafyasının önemine işaret ederken, “Eğer o gece bütün planlar başarılı olmuş olsaydı, Amerika istediğini elde etmiş olacaktı. Avrupa istediği gibi Orta Doğu’yu dizayn ediyordu. Libya, Irak, Suriye, Mısır yok. İstediklerini alabilmek adına önlerinde engel ne var? Sadece Türkiye var. Bir ülke kendi savunma silahın bile alamayacak iradeden mahkûm bırakılıyorsa böyle bir ülke, böyle bir ikbal ve istikbal olabilir mi? İşte bütün mesele bugün yaşayacaklarını onlar biliyorlardı” değerlendirmesinde bulunan Gür, sözlerini şöyle tamamladı: “Eğer Türkiye dizginlenemezse Ortadoğu’da hiçbir iş yapamayacaklarını biliyorlardı. Onun için, o gece her şeyi göz alarak içerimizdeki hainlerle birlikte işbirliği yapıp bütün dünya ülkeleriyle bir araya gelerek Türkiye’yi boğmak istediler. Ama Allah onlara fırsat vermedi. Çünkü onlar tuzak kurarken Allah onların tuzaklarını başına geçirdi. Bu millet kendi içerisinden çıkan herkese el açar, kucak açar ve onları bağrına basar. Ama ihaneti de asla affetmez. Bu girişimde bulunanlar o kadar gurur ve kibire kapılmışlardı ki Allah’ın gücünü unuttular. Çünkü her şeyi hesaplamışlardı. Bütün Avrupa müstemleke devletleri Amerika başta olmak üzere arkalarındaydılar. Türkiye’nin en stratejik noktalarına gelmişlerdi ve en stratejik silahlar ellerindeydi. Onlara göre Türkiye’nin beyin takımı kendileriydi ama tam tersine tepti. Onlar bu vatanın bağrından çıkan ve o hulusi kalp ile Anadolu insanının irfanını hesaba katmadılar ve bir gecede her şeyleri darmadağın oldu. Her şerden bir hayır çıkar. Bu kadar içimize nüfus etmiş ve bizim bağışıklık mekanizmamızın üzerine çökmüş ve her an bizi yerle bir etmiş olan bu virüsü, mikrobu ortadan atmak kolay değildi. Onlar kendi intihar senfonilerini yazdılar. Millet de bu intiharın üzerine onları yerle bir etti. Ancak virüs dediğiniz şey vücuda yerleştiği zaman hemen çıkmıyor. Son virüs kalıncaya kadar tamamen kökü kazınıncaya kadar mücadeleye devam edilmeli. Çünkü bağışıklık mekanizmamız çöktüğünde veya unuttuğumuzda veya unutturulduğumuzda artık yeter bırakalım bu işleri denildiği zaman bir tane mikrop virüs bile kendisini replike edip çoğaltıyor ve fırsatını bulduğu anda yine baş kaldırıyor. İşte bugün hala daha dün de dahil olmak üzere askeriye de temizliklere devam ediliyor. Demek ki hala tespit edilmeyen birçok kriptolar var ve bunlarla da mücadele edilecek. Ancak şahsi kin ve hırslardan öte adaletli bir şekilde mağduriyetlere izin verilmeden bu mücadele sürdürülmeli. Fakat mağduriyet algısı üzerinden de bu mücadeleye kimse sekte vurmaya kalkmasın. Yapılan mücadeleyi tutup da bir yere çekmeye kalkmasın. Zira, bu millet maalesef bu darbelerden bu işgal girişimlerinden bıkmıştır ve tahammülü kalmamıştır. Allah korusun yeni bir girişimde artık bu kadar rahat olamazlar. Onların kaçacak yeri olmayabilir. O yüzden herkes kendi aklını başına almalı. Güçlüyseniz, silahınızı, teknolojinizi kendiniz üretiyorsanız insan kaynaklarınızı liyakatli ve adaletli bir şekilde görevlendiriyorsanız bu sizin yapacağınız en önemli mücadeledir. Asker asker olarak görev yapar. Polis emniyeti teşkilatı onlar kendi güvenlikleri açısından sağlarlar. Ama ben akademisyenim, benim üniversitem de istiklal ve istikbalimizi korumak adına her türlü teknolojik ve silahsal gelişimi yapmak zorundadır. Biz ancak böyle mücadele edebiliriz. Eğer şu anda bütün etrafımızdaki ihanet çemberine rağmen dimdik ayaktaysak birlik ve bütünlüğümüzü koruyorsak yerli ve milli silahlarımız ve ürettiğimiz büyük orandaki teknolojimizle ilişkilidir.”

15 TEMMUZ NEDENLER VE SONUÇLAR PANELİ

Etkinlikler kapsamında, düzenlenen 15 Temmuz Nedenler ve Sonuçlar Paneli ise İlahiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda gerçekleşti. Oturum Başkanlığını Prof. Dr. Mehmet Akbaş’ın yaptığı panele; Dr. Öğretim üyesi Muhyettin İğde ve Erol Erkan konuşmacı olarak katıldı.

15 Temmuz 2016’daki darbe kalkışmasını diğer darbe ve darbe girişimlerinden ayıran asli özelliğin din, dindarlık ve darbe kalkışmasının ilk defa Anadolu halkının gündemine 15 Temmuz’da girdiğini belirten oturum başkanı Prof. Dr. Mehmet Akbaş, “Fahri bir vaiz olarak sahaya indiği ilk günden itibaren, dinî tasavvuru yaymaya çalışan, zihin ve eylem dünyasını bunun üzerine bina ederek, etrafındakilere buradan seslenen bu şahsın din algısının, ciddi bir eleştiriye tabi tutulması gerektiği gibi, mensupları üzerinde neden bu kadar etkili olduğunun da ortaya konulması gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde tarihte gördüğümüz bâtınî, haşhaşî oluşumlar ve yakın tarihte Irak’ta görülen Kesnezanî Tarikati gibi örnekler, her zaman için kendilerine zemin bulacaklardır. Neticede benzer birçok olayda olduğu gibi burada da teolojiden daha çok mitolojinin etkili olduğu görülüyor” şeklinde konuştu.

Dr. Öğretim Üyesi Muhyettin İğde ise konuşmasında, günümüzde özellikle Cumhuriyetten sonraki süreçte dine mesafeli yaklaşım sonrasında Türkiye’de birçok cemaat, dini yapılanma ortaya çıktığını, bu yapılanmaların her birinin kendine göre farklı şekillerde dini yorumladığına işaret ederek şunları söyledi: “Bu noktada Türkiye’deki cemaatlerin aslında önemli bir görev ifa ettikleri toplumsal baskıyı ve toplumsal herhangi bir krizin çıkmaması konusunda önemli bir görev ifa ettikleri söylenebilir. Ancak, sonraki süreçte kendi ekseninden kaymaya başlayınca dini cemaat olmanın ötesinde ticaretle, hukukla, siyasetle uğraşmaya başlayınca kendi mecralarından çıktılar. Bunun en güzel örneği akademisyen çevrelerin 15 Temmuz öncesinde topluma Gülen Cemaati olarak adlandırdığı sonraki süreçte FETÖ PDY olarak adlandırılan cemaattir. Bugün gelinen noktada FETÖ üzerinden konuşmak elbette gereklidir. Ancak, diğer dini grupların ve diğer yapılanmaların bu tür bir yola, mecraya gitmemesi için neler yapılması gerekiyor, nelere dikkat edilmesi gerekiyor, diğer cemaatlerin kendilerini nasıl çek etmeleri gerektiği konusunda yeniden düşünmemiz, yeniden konuşmamız lazım. Bu noktada cemaatlerin dikkat etmesi gereken noktalar, devlet yönetiminin dikkat etmesi gereken yerler var. Özellikle Diyanet ve ilahiyat camiasının yapması gereken şeyler var. Her kurumun kendi içerisinde öz eleştiri yapıp, bu öz eleştiri sonucunda bir daha bu 15 Temmuzlar yaşanmaması için bunu yapmamız elzemdir. Bugünkü cemaatlerin en önemli handikapı kendi liderlerini sorgulamamalarıdır. Eğer bunu yapıyor kendi liderlerini sorgulanmaz addediyorlarsa tehlike çanları çalıyor demektir. Yine dünyevileşme cemaatler açısından çok ciddi bir tehlikedir. Batıl inanışlar bir cemaatte baskınsa, bu noktada dikkat edilmesi gerekiyor. Bu noktada cemaatlerin şeffaflaşması, kendi doğal gündemlerine dönmeleri gerekiyor. Cemaatin siyasetten, ticaretten ve siyasetteki çeşitli yerlerdeki çeşitli makamları katmak konusundaki isteklerinden vazgeçip mutlaka kendi doğal mecralarına dönmeleri gerekiyor.”

Cemaatlerin genellikle kendilerini sivil toplum kuruluşu olarak (STK) tanımladığını belirten Dr. Öğretim Üyesi Erol Erkan ise bu tanımlamanın cemaatlerin STK olarak görülmesi için yeterli olmadığını belirterek şunları söyledi: “Cemaatler, modernlik içerisinde ortak idealler etrafında bazı değerleri, sıcak, samimi ve yüz yüze ilişki tarzını korumaya çalıştılar. Sosyal ve dinî bir takım işlevler üstlendiler. Varlıklarını ve faaliyetlerini sivil toplum çerçevesinde meşrulaştırdılar. Fakat onların sivil toplum kuruluşu olarak görülebilmeleri için her şeyden önce devlet iktidarına karşı saygılı olmaları gerekmektedir. STK’lar iktidar odaklı yapılar değildir, dolayısıyla devlet otoritesine karşı saygılı olmayan, iktidarı ele geçirmek gibi gizli ajandası olan FETÖ ve benzeri yapılar sivil toplum olarak görülemezler. Yasal, hukuki, şeffaf, denetlenebilir, demokrasiyi içselleştirmiş, şiddet karşıtı, ötekinin varlığını kabul eden, kamusal yararı amaçlayan yapılar ancak sivil toplum kuruluşu olarak görülebilir. Bu niteliklere haiz olmayan yapılar toplumsal sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak her ne olursa olsun milletimiz, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 15 Temmuz şanlı direnişinde gösterdiği cesaret ve kararlı duruş örneği ile FETÖ ve benzeri yapılara ve hiçbir hain girişime geçit vermeyeceğini, her zaman ve her koşulda meşru iktidarın arkasında duracağını tüm dünyaya ilan etmiştir.”

Etkinlikte GAÜN İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akbaş, şehitler için dua ederken, Öğretim Görevlisi İsmail Yılmaz ise Kur’an-ı Kerim okudu. GAÜN Sporium’da ise 15 Temmuz kanlı işgal girişimi ile ilgili fotoğraf sergisi açıldı. Gecede de Mavera Atatürk Kültür Sahnesi’nde “Bağlamanın Telinden Kemanenin Dilinden” Türk Halk Müziği Konseri düzenlendi.

15.07.2019 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz